Kendini Yenileyen Kent: Berlin

Bir yolcunun sigara içmekte ısrar etmesi üzerine, pilotla  yolcu arasında yaşanan tartışma,  yolcunun uçaktan indirilmesiyle sonuçlanıyor. Bu nedenle gecikmeyle havalanıyor uçağımız. Malum, yolculuğumuz Berlin’e, yolcuların çoğunluğunu Almanlar oluşturuyor. Sabahın mahmurluğuyla, güneşli Akdeniz kıyılarını geride bırakmanın hüznünü yaşıyorlar.  Kadınların ve çocukların çoğunluğu oluşturduğu yolcuların içinde Türkler de var elbet. Yanıma oturan bir kadının ve küçük kızının Türk mü Alman mı olduğuna karar vermekte zorlanıyorum bir süre, sadece gülümsüyoruz birbirimize. Sonradan fark ediyorum ki, Almanca bir şeyler soran kızına Türkçe yanıtlar veriyor annesi. Zaman geçtikçe bu küçük kızın iç çekerek ağladığını fark edince, dayanamıyor, soruyorum  annesine. “Neden ağlıyor, böyle ?” Kadın biraz alçak sesle “ Berlin’e dönmek istemiyor da ondan” diyor. Bu arada uçak öyle sarsılmaya başlıyor ki, anneyle kızı ellerini sıkı sıkıya birleştiriyorlar, hem bu korkuyu hem de hüznü atlatmaya çalışıyorlar. Bir an onlara destek vermek istiyor, kadının bir elini de ben tutuyorum. Bir süre, ellerimiz kenetlenmiş, sarsıntının geçmesini bekliyoruz. “Şarampollüyüm, 35 senedir Almanya’dayız. Şöyle cıvıl cıvıl, canlı bir kenti bırakıp Berlin’e dönmek “ diyor, biraz üzgün. Sonra da “ sahi siz neden gidiyorsunuz Berlin’e? diye soruyor. Cevap vermeye kalmadan devam ediyor. “Berlin hapis gibi, sokakta insan göremezsiniz, sıkılacaksınız.” Söyleyecek bir söz gelmiyor o an aklıma, sonradan “ zaten fazla kalmayacağız” diyorum. Uçak tribulanstan çıkıyor, sıra yiyecek içecek servisine geliyor da ben kendimle baş başa kalıyor, Berlin üzerine düşünmeye başlıyorum.

Dünyada kaç kent vardır, büyük bir duvarla ikiye ayrılmış  ve dünya tarihini etkilemiş? Yıllarca birbirine kavuşmak isteyen Almanlar, Doğu’dan Batı’ya geçmek için türlü yollar denemişler, hatta bazıları bu yolda hayatlarını kaybetmişlerdi. Örülen koca duvar, yıllar  geçtikçe, büyük bir özlem yaratmış olacak ki, 1989 yılında Doğu ve Batı Berlinliler, bir araya gelerek duvarı yıkmışlar, hem bu kenti hem de Almanya’yı birleştirmişlerdi. Aynı zamanda Avrupa ve dünyada yeni bir dönemin başlamasına, soğuk savaşın bitmesine neden olmuşlardı. Bu olayları televizyonlardan izlemiştik. Berlin, bir çok acılara tanıklık etmiş, görmüş geçirmiş, acı ve hüznü bir arada barındıran bir kent olmalıydı. İki Almanya’nın birleşmesinden sonra, 2000 yılında yeniden Başkent ilan edilmiş ve Avrupa Birliği içinde önemli bir konuma gelmeye başlamıştı.

Bu düşüncelerim, pilotun Berlin havaalanı için alçalmaya başlıyoruz anonsuyla kesintiye uğruyor ve gözümü pencereden aşağılara çeviriyorum.. Gideceğim kentin havadan görünüşünü seyretmeyi severim.Yeşillikler içinde, küçük göllerin üzerinden geçerek inişe geçiyor uçağımız.

Oldukça küçük bir havaalanı olan Tegel’e iniyoruz. Pasaport ve vize kontrolünden sonra,-sorulan soruları, ne zaman terk edeceksiniz ülkemizi sorgulamasını bir yana bırakıyorum, mutat olmasına rağmen, beni hep incitiyor nedense bu davranışlar- bavullarımızı alıyor dışarı çıkıyoruz. Biz tatilden dönen insanlar gibi, biraz rahat giysiler içinde iken, bizi karşılayan ev sahibimiz Kemal Tüzün’ün şık  hali biraz çelişik gibi görünüyor bana bir an. Ev sahibimizle kente doğru yol alırken, kadın yolcunun söyledikleri beynime kazınmış olmalı ki daha şimdiden caddelere, sokaklara dikkat kesiliyorum. Caddelerin iki kenarını yaşlı ağaçların kapladığını, o ağaçların arkasında eski  fakat bakımlı apartmanların yer aldığını, sokaklarda ise tek tük insan görüyorum. Kalacağımız ev, Berlin’in en eski semtlerinden birindeymiş. Apartman’a bakım yapıldığı için arka kapıdan içeri giriyoruz. Eski bir apartman olduğu için, dışarıda bir asansör kurarak apartmanın asıl yapısını bozmamışlar. Eski ahşap merdivenlerden sonra  yüksek, görkemli bir kapının önünde duruyoruz. Eve adım attığımızda bu yüksek tavanlı, ahşap kapıların kapı kolları, çift pencereler eski evlerin nasıl korunduğunun iyi bir özeti gibi.

Ev sahibimizin eşi Nesrin Tüzün, küçük kızı Bensu’nun yere döküp saçtıklarını toparlamakla meşgul. Salondaki havayı yumuşatmak, bir çocuğu sevindirmek için hemen bavullardan getirdiğimiz Türkçe kitapları, anne ve kızına ördürdüğüm yeşil atkı-bere takımını sunuyorum. Bensu ses çıkaran filli kitabı daha çok seviyor, şimdilik diğerlerine pek ilgi göstermiyor. Kemal Tüzün, beni yanına çağırıyor, evi tanıtıyor. Kalınacak oda, kullanılacak banyo, yemek odası, mutfak, balkon. Ev dekorasyon dergilerindeki gibi neredeyse. Her şey yerli yerinde, balkonda, evin içinde son derece düzenli çiçekler tarihi evin süsleri.

O gün yol yorgunluğuyla uzun kahvaltının ardından dinlenmeye çekiliyoruz odamıza. Öyle derin bir uykuya dalıyoruz ki nerdeyse akşama zor kalkıyoruz. E ne de olsa, kırk dereceden yirmi derecelik bir havaya geçince, sıcaktan ve klimalardan yorgun düşmüş vücut kendini kapıp koyuveriyor. Ev sahibemizle hazırladığımız akşam yemeğinin hemen ardından Ahmet Tüzün’le kentin havasını koklamak için şöyle bir yürüyüşe çıkıyoruz. İlk kez geldiğim her kentte yaptığım gibi, kaybolmamak için  yürüyüşümün nereden başladığına dikkat ediyorum. Akşam cadde üzerindeki lokantalar, kafeler masalarını caddeye taşımışlar – bu yayanın geçişine engel değil tabii ki- Almanlar akşamın tadını çıkarıyorlar. Caddeler çok hareketli değil ama lokantalar dolup taşıyor. Yemek saati, bir akşam kahvesi içecek yer bakınıyoruz. Bir yere oturmak istiyoruz, fakat orası yemek yiyenler içinmiş, bizi başka bir bölüme alıyorlar. Almanca sipariş veriyoruz, istediklerimiz geldiğinde ise “ teşekkürler” diyorum gayri ihtiyari. Garson, abi ben sizi Güney Amerikalı sanmıştım diyor Türkçe olarak, gülüyoruz içtenlikle. Erzurumluymuş, yedi yıl önce Berlin’e gelmiş.

O gece iki kardeşi baş başa bir kafeye gönderiyor, Bensu uyuduğu için evde kalıyoruz. Küçük bir çocuğun olduğu evde elbette hayat daha çok saatlere bağlı. Ertesi gün ne yapacağımızı düşünerek odama çekiliyor, gezi notları almaya başlıyorum.

08 Ağustos 2007, fotoğraf makinemdeki bir problemi Postdamer Platz’daki Sony Center’de çözebileceğimizi, Savying Platz’dan S Bahn ile buraya ulaşacağımızı söylüyor ev sahibimiz. İstasyondan bilet alırken Türkçe seçeneğini görmek, bilet almamızı kolaylaştırıyor. Fakat ters yöne giden bir trene biniyoruz ve gittikçe kentten uzaklaşıyoruz. Böyle yanlış trene binmeleri severim bazen. Yeşillikler arasından geçerek, Alman edebiyatının bir çok yazarına ilham kaynağı olmuş Wann See’ye  doğru ilerliyoruz. Bu işin bir sonu olmalı diyoruz ve bir istasyonda inerek, tekrar Postdamer’e giden trene biniyoruz. Büyükçe bir istasyon,  epeyce yürüyerek Postdamer Platz’daki Sony Center’e ulaşıyoruz. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, o bölgeyi bir çekim merkezine dönüştürmek istemişler. Yüksek, camlarla kaplı modern binaların çevirdiği bu büyük alanın ortasında büyük bir havuz bulunuyor.  Havuzun etrafındaki kafeler tıklım tıklım dolu. Burada bulunan binalardan biri de Filmhaus. Aynı zamanda Berlin Film Festivali,Berlinale’nin, yapıldığı bir alan burası. Filmhaus’un duvarına konulan büyük ekranda Berlinale kutlamaları gösteriliyor. Meraklılar oturup izliyor ya da fotoğrafını çekiyorlar. Bu şenlikli havaya biz de katılıyoruz, bir kafeye  oturup bir şeyler yiyoruz. Sony Center’e uğrayıp Fotoğraf makinamı gösteriyorum, “burada yapılmaz, Köln’deki servise göndermek gerekir” cevabı canımı sıkıyor. Biz de olsa “bir bakalım, yaparız bir şeyler” denirdi büyük ihtimalle.

Sony Center alanında, yukarı doğru bakınca, binaların üzerindeki mimari düzenlemenin muhteşem görüntüsüyle karşılaşıyorum. Yağmur bastırıyor aniden, insanlar kaçıyor birden. Biz ise Filmhaus’u görmeye karar veriyoruz. Filmhaus, aynı zamanda bir sinema müzesi. Alman Sinema ve Televizyon tarihinin sergilendiği iki ana bölümden oluşuyor. Üçüncü katta başlayan, Sinema tarihi bölümünde,bir yanda  ilk sessiz filmler gösterilirken diğer yanda o dönemin kadın ve erkek sinema oyuncuları, yönetmenlerinin fotoğrafları onlara ait belgeler sunuluyor. Marlene  Dietrich “ Mavi Melek”in bir sahnesinde şarkı söylüyor, etkileyici. O film setinde çekilen fotoğraflar da yer alıyor bu bölümde. Sonra, 2. Dünya Savaşı’nda sinemanın durumu, yönetmenlerin Amerika’ya gidişi. Marlene Dietrich’e ayrılan bölümde onun filmlerde giydiği kostümler, aksesuarlar, portre fotoğrafları, özel yaşamından kısa bir video- örgü örüyor-, 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’ya davet ediliyor, fakat o ret ediyor ve Amerikan vatandaşlığını alıyor. Arkasından Romy Schneider, Hanna Schygula, Fassbinder’e ayrılan bölümler geliyor. 2. Dünya savaşının anlatıldığı bölüm, gösterişsiz, sakin, çoğu izleyicinin çabuk geçtiği bölüm, o dönemde yok edilen sinema oyuncularına ve yönetmenlere yer verilmiş, dönemin yazışmaları, belgeler sergileniyor. Filmhaus öyle hazırlanmış ki zaman tünelinde bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyorum kendimi. Bu hüzün dolu yolculuk Bilim Kurgu bölümüne çıktığında, dinazorlara tahammül edecek gibi hissetmiyorum kendimi. Zaten bu tür filmlere çok ilgi duymadığımdan olsa gerek, hemen çıkmak istiyorum. Müzenin mağazasında, Thomas Mann’ın “Buddenbrooklar”adlı romanının DV’sini bulunca seviniyorum. 44 yıldır devam eden Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin de bir sinema müzesi olacak mı acaba?

Otobüsle eve dönerken, çok güzel park –orman görüyorum. Yolları toprak. Bisikletliler, yayalar gözüme çarpıyor. O sırada, yolculuktan önce yerel gazetelerde  kepezdeki kesilen ağaçlara tepki koydukları yer alan Hediye Gündüz ve arkadaşı gözümün önüne geliyor. Ne kadar haklılarmış diye düşünüyorum.. Antalya’da arada bul böyle bir ormanlık ve yeşil alanı. Düzlerçamı’na gitmek gerekir böyle bir ortam için. Gerçi, oraya da el atacaklar yakın zamanda, villalarını dikecekler bu sefer.

Breitscheidplatz durağına geldiğimizde karşımıza 2. Dünya Savaşı’nda yıkılan kilise çıkıyor. Kiliseyi ibret olsun diye yıkık haliyle bırakmışlar. Oradan, çok geniş bir cadde olan Ku’damm boyunca yürümeye başlıyoruz. Caddenin her iki tarafına konulan küçük camekanlar içinde çeşitli mağazaların, otellerin, lokantaların reklamı yer alıyor. Akşamüzeri caddeler hareketli, turist kaynıyor.

Akşam yemeği ve hoş beşden sonra erken yatıyoruz. Burada ev içine taşan ne araba, ne müzik ne de komşu sesi var. Gece derin bir sessizlik hakim.

09 Ağustos 2007, Perşembe.Gittiğimiz yere alışkanlıklarımızı da götürüyoruz. Sabah kahvaltısı, ardından içilen kahve, ev sahibimizin geleceğiyle ilgili yapılan uzun sohbet derken öğleyi buluyor zaman. Öğle yemeğini Wieland caddesi üzerindeki Akropolis adlı Yunan lokantasında yiyoruz. Evde kendi hazırladığım tadla öyle örtüşüyor ki, bunu sahibi Yorga’ya da söyleyiveriyorum. Benim çocukluğumda küçük bardaklarda içilirdi Rakı. Şimdi biz de pek görünmez oldu o bardaklar. Uzo böyle bardaklarda sunuluyor orada. Tek yudumluk.

Avrupanın en yenisi ve en büyüğü olan Berlin Ana Tren İstasyonuna iniyoruz. Dört bir tarafı camla kaplı istasyon binasında neredeyse her şey gri görünüyor bir an bana. Buradan şehir içi trenleri geçtiği gibi şehirlerarası ve ülkeler arası trenler de  kalkıyor. İstasyonun önündeki boş toprak alanda kum heykel festivali gerçekleşmiş. İnvaliden Caddesindeki Hamburger Bahnhof’ta açılan Brice Marden sergisini görmek için yürüyoruz. Bahçenin önündeki ağaçların altındaki çimenlere uzanmış izleyicilerin bir kısmı. Günümüzde insanlar gibi, sanat eserleri de ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya dolaşıyor artık. Bu tür sergiler müzelerarası işbirliğiyle gerçekleşebiliyor. Bu Retrospektif sergi de, New York’ta bulunan Modern Sanatlar Müzesi (MOMA) ve Berlin National Galerie’nin işbirliği ve suponsorların desteğiyle  açılabilmiş. Amerikan soyut sanatının  önemli temsilcilerinden biri olan Brice Marden’in çalışmalarını anlayabilmem için onun biyografisini okumak bana yardımcı oluyor. Brice Marden, Yunanistan’a yaptığı gezide zeytin koruluklarından, mimarisi ve antik tarihinden çok etkilenir. “grove group” serisi bu etkilenmeyle başlar. Sergi de bulunan monokrom çalışmaları durağan, sanki bir duvar yüzeyi gibi. İkinci etkilenimi ise Japon kaligrafilerinden. Bunu özellikle çizimlerinde hissetmek mümkün. İlk dönem çizimleri daha karmaşık iken, gittikçe hem paletinin renklendiğini hem de çizimlerinin daha basitleştiğini gözlemliyorum. Sergi sonrası Spree kenarındaki kafede oturup bir şeyler içiyoruz. Bir kez daha sergi mekanını geziyor,fotoğraflar çekiyorum. Ben öyle dalmışken saat altıya gelmiş, kafede oturan Ahmet’i çağırmaya giderken bir görevli israrla çantamı almamı söylüyor, ben ise Ahmet’i çağırmaya giderken birden nehrin güzel görüntüsüne kapılıyor, fotoğraflamak istiyorum. Görevli artık peşimi bırakmayınca mecburen çantamı almak için binaya dönüyorum. Saat altı, bütün görevliler kapıda dizilmiş içerideki izleyicilerin çıkıp gitmesini istiyorlar bir an önce. Onlara da hak vermemek mümkün değil, bütün gün ayakta izleyicileri takip etmekten yoruluyorlardır mutlaka.

Dışarı çıkan diğer izleyiciler gibi binanın önünde bir süre oturup dinleniyoruz. Ne kadar rahat çimenlere, merdivenlere, duvar üstlerine oturup yayılıveriyor bu yabancılar. Doğayla ne kadar barışıklar…

Cep telefonları artık hayatımızın ayrılmaz parçası. Eğer telefonunuz yurt dışına açık değilse her türlü bağlantınız kopuyor. Berlin Hauptbahnhof’ta  bir T-Online dükkanına uğrayıp kontörlü kart alıyoruz, fakat numaramızı kimse bilmiyor, gerektiğinde biz arayabileceğiz. Eve dönüş saati, Bensu’nun uyku saatinden önce evde olmamız gerekiyor. O akşam yemekten sonra, TRT’int televizyonuna bakıyoruz biraz. Eski bir ev olduğu için evin görüntüsünün bozulmaması için uydu takılması yasakmış, takmak istiyorsan da bir çok yerden izin almak gerekiyormuş. NTV,CNN Türk gibi haber kanallarını izleyemiyoruz orada. Ülkeden uzakta olduğun zaman, olup bitene daha bir duyarlı oluyorsun.

10 Ağustos 2007, Cuma, sabah mahmurluğunu yaşayan anne kızın muhabbetini gözlemlerken, “yetişkinler olarak, yeni bir güne uyandığımızı, ne yapacağımızı planlarız ve ona göre yönlendiririz günümüzü. Çocuklar henüz kendi kendilerine bakmayı öğrenememişlerse, onlar yönlendiriyor ebebeynlerin günlük yaşamını onlar belirliyor” diye geçiriyorum içimden. Odaya dönüyor, topladığımız broşürleri yerleştiriyorum. Galeriler broşürü üzerindeki bir otel ismi dikkatimi çekiyor. Herhalde bu otelde sanatçılar kalıyorlar ki buraya reklam vermişler diyorum.

Nesneler biz kadınların hayatında önemli bir yer tutar, değer veririz onlara. Fakat onlar bizi esir almışsa, o zaman onları paylaşmada güçlük çekeriz. Hele misafirlikte böyle şeyler daha göze batıcı olur nedense. Örneğin ayakkabınızı nasıl çıkardığınız, banyoyu nasıl kullandığınız, davranışlarınız ev sahibiniz için yeni bir şeydir ve zamanla göze batmaya başlar. Ayrıca bu yüzyılda misafirliklerin uzun süreli olması da pek zor. O nedenle o broşürde kafama takılı kalan Hotel Bogoto’yu arıyoruz. Yerleri varmış, fiyatları da Berlin’in merkezine göre uygun sayılır. Böylece tatilimizin geri kalan kısmını otelde geçirmek üzere bavullarımızla yola çıkıyoruz. Bizim buradaki gibi taksi geçmiyor sokaktan. Yakındaki bir lokantada sabah temizliği yapan Filipinli kız yardımcı oluyor, taksi çağırıyor. Taksici adresi görünce gülüyor, meğer bir arka sokağın uzantısı Schlütter Caddesi’ndeymiş otel. Avrupadaki otellerde çeşitli oda seçenekleri var. Sadece el yüz yıkanan yıkanan lavabonun bulunduğu odaların, duş ve tuvaleti dışarıda ve ortak kullanım alanında. Bu tür odaların fiyatı daha düşük, diğer odalarda çeşitli standardlarda. Kalacağımız oda, avluya bakıyor, oldukça sade döşenmiş, fakat duvarlarında orijinal soyut tablolar bulunuyor. Neyse odaya eşyaları yerleştirir yerleştirmez kendimi dışarı atıyorum. Coffee’de oturmuş, bir yandan bir şeyler yazıyor, diğer yandan bir şeyler içerken yan masaya zarif bir kadın oturuyor ve bana gülümsüyor. Belli ki oda buranın yabancısı, merhabamız sohbete dönüşüyor. İsrailliyniş, oğlu Berlin’de konser verecekmiş. Anne babasını da davet etmiş konserine, o gün Kassel’de konserde olduğundan Berlin’i dolaşıyorlarmış. Annesi Almanya’da doğmuş, şimdi İsrail’de yaşıyormuş ve seksenin üzerindeymiş yaşı, şiir tutkunuymuş. Filistin’i açıyorum, biraz üzgün, büyük sorun diyor. Fakat konunun üzerine gidip onu bu mutlu gününde üzmek istemiyorum. Bu nazik ve zarif hanımla konuşmak bana iyi geliyor, o gün pek de bir şey yapmadan caddelerde dolaşıyorum bir süre. Akşam Schlütter Caddesi’nde yemek yiyecek bir lokanta bakmak için çıkıyoruz. Türk lokantası Adnan tıklım tıklım dolu, “yerimiz yok, yarın bekleriz” diyorlar. Diğer İtalyan lokantaları da dolu, önünden geçtiğimiz Alman lokantası onların yanında boş sayılır. Baba Angora adlı Türk lokantasında yer buluyoruz. Müşterilerin çoğu yabancı, bizim masanın yanında Türkler oturuyor. Hem yemekleri hem de garsonları bize Türkiye’deymişiz gibi hissetmemizi sağlıyorlar. Güler yüzlüler, maç muhabbeti de yapılıyor arada. En güzeli ince bardakta çay içmek, bu her şeye değer doğrusu.

11 Ağustos 2007, Cumartesi, otelin sabah kahvaltısı oldukça zengin. Müşterilerden sonra otel çalışanları da aynı mekanda iş giysileriyle kahvaltı yapabiliyorlar ve müşterilere sunulan yiyecek ve içecekler onlara da açık. İçlerinde Türk kadınlar da var. 

Berlin öyle bir kent ki içinde yüzlerce müze barındırıyor. Eski Doğu Berlin’deki tarihi binalar bugün müzelerin hizmetine verilmiş ve bu alan “ müzeler adası” olarak adlandırılıyor. Berliner Dom (Berlin Kilisesi), die Alten Natinal Galerie(Eski Galeri), Neues Museum (Çağdaş Müze), Pergamon Museum(Bergama Müzesi), Altes MuseumEski Müze), Bode Museum (Doğa Bilimleri Müzesi) bunlardan bazıları.

Müzelere adasına gitmek için trene biniyoruz, hava birden kararıyor, Tiergarten İstasyonunda yağmur başlıyor, indiğimiz Hackescher’de ise sağanağa dönüşüyor, istasyondan dışarı adım atmak mümkün değil. Diğer turistlerle beraber yağmurun geçmesini bekliyoruz bir süre. Die Alten National Galeri’de (Eski  Ulusal Galeri) Fransız Empresyonistlerinin eserlerini görmeye gidiyoruz. “ Küçük fakat muhteşem: Berlin’in de empresyonist koleksiyonu var” temalı serginin bir hikayesi var. 19.yy sonları ile 20.yy başlarında bu galerinin müdürü Hugo von Tschudi Fransa’daki emprestyonist ressamların eserlerin gün gelip değer kazanacağını öngörerek galeriye kazandırmak istemişi. Fakat Kaiser Wilhelm II ve galeri komisyonu bu isteğini ret etmişler, yine de yılmamış kendi insiyatifini kullanarak almış sergide izleyeceğimiz eserleri, bugün övgüyle sergiliyorlar. Manet’in, “ im Wintergarten” (Kış Bahçesinde, 1879,115x150cm) adlı eseriyle tanıtımı yapılan sergi, barbizon okulundan eserlerle başlıyor. Alman Empresyonistlerine ayrı  bölüm ayrılmış sergide, Fransa – Almanya savaşlarının anlatıldığı resimler, iyiler sona saklanır düşüncesini oluşturacak şekilde, büyük bir salonda, Manet’,Renoir, Cezanne, Van gogh resimleriyle Rodin heykelleri yer  alıyor. Bu tür sergilerde adı ve resimleri yeterince duyulmamış ressamların resimlerini görmek benim dünyamı zenginleştiriyor.
Bu müzeler adası neredeyse şantiyeye dönüşmüş. Dört bir yanda restorasyon çalışmaları devam ediyor. Fakat bu çalışmalar ne sergilerin gezilmesini engelliyor ne de gürültü patırtı var. Dönüş yolunda nehrin üzerindeki köprüden geçerken turistleri gezdiren bir çok bot görüyoruz. Nehir kenarına sıralanmış kafelerden birine oturuyor,  dinleniyoruz biraz.  O akşam soluğu yine Baba Angora’da alıyoruz. Bu sefer iç mekanda oturuyoruz. Lokantanın iç tasarımını heykeltraş Mehmet Aksoy yapmış. Karşı duvardaki mavi renk çok etkileyici, duvarlarda yer alan panolardaki figürler Anadolu’yu yansıtıyor.

12 Ağustos 2008, Pazar, bugün Martin Gropius Bau’ya kadar uzanacağız. Bu sefer otobüsle gitmemizi öneriyor resepsiyondakiler. Ku’damm Caddesi’ndeki otobüs durağında beklerken, otobüslerin de çok düzenli bir programının olduğunu görüyoruz. Numaraları, gidecekleri yönü ve hareket saatinizi izleyebiliyorsunuz. Duraktaki otomatik aygıttan bilet alabiliyorsunuz ya da otobüsün içinde şoföre ödeme yapabiliyorsunuz.  Kent içinde nereye giderseniz gidin, parkların, yeşil alanların korunduğunu görüyorsunuz. Stresemann Caddesi’nde iniyoruz. Aynı adı taşıyan kafe dikkatimizi çekiyor ve içeri giriyoruz. Dekorasyonunda siyah rengin hakim olduğu kafenin tarihi çok eskilere dayanıyormuş. 1800 yıllarda Stresemann adlı bir politikacı tarafından kurulmuş, zamanında politikacıların, entelektüellerin uğrak yeriymiş. Nieder Kirchner  Cad.7’de bulunan Martin Gropoius Bau’yu bulmakta zorlanınca o sırada arabasını park eden gençlere soruyoruz. Meğer onlar da oraya gidiyormuş, genç kadın bizi takip edin diyor.Yine sıra var, bir süre bekliyoruz. Müzelerde sırt çantanızla sergi alanına giremiyorsunuz. Ücretsiz vestiyerlere bırakıyorsunuz  çantanızı.

Çağdaş sanatın önemli temsilcilerinden biri olan Amerikalı sanatçı Cindy Sherman’ın fotoğraf sergisini göreceğiz. Sherman’ın Almanya’da açılan ilk büyük sergisiymiş, 1970’li yıllardan günümüze uzanan süreçteki oluşturduğu 220 fotoğraftan oluşuyor. Sergi küçük bir notla başlıyor. “ İzleyeceğiniz sergide duygularınız örselenebilir, o neden çocukların ve gençlerin sergiyi görmesini tavsiye etmiyoruz.”  Tematik hazırlanan sergi, Bus Riders’la başlıyor. Bir çok farklı sosyal karakterleri yansıtıyor sanatçı. Untitled Film Stills’de ise 1950-60’lı yıllardaki  filmlerde rol alan kadın aktrislerin karekterine bürünüyor Sherman. Bir filmin sahnesinde aktrislerin rollerini giyimi, makyajı,duruşu, tavrı, duygusal durumunu yeniden yorumluyordu sanatçı. Rear Screen Projections adlı bölümde, Sherman fotoğrafında bir değişme başlıyor, büyük formata geçiyor. Aynı zamanda bu fotoğraflarda arka plan daha çok önem kazanıyor. History Portrais/old Masters bölümünde sanatçı, Boticelli, Caravaggio,Gainsborough gibi ressamların tablolarında yer alan figürlere bürünüyor, onlar gibi poz veriyor, resmin idaileze ettiği karakterleri sorguluyor. Disaster, Sex Pictures, Civil War gibi serginin geri kalan bölümleri. Sherman, insanın insanlık hallerini, samimiyetsizliğini,düşkünlüğünü, ikiyüzlülüğünü, ihtişam ve ün düşkünlüğünü, kadın ve erkek cinselliğini, felaketleri kılıktan kılığa girerek, kendisini bu rollere çok iyi şekilde büründüyor, çok iyi poz veriyor. Toplumdaki olayları, özellikle farklı insan tiplerini, cinselliği önünüze koyuyor ve sizi şaşkına uğratıyor,sarsıyor, yer yer iğrendiriyor, yaşamı sorgulamanıza da yol açıyor.  Yoruyor bu sergi bizi, en iyisi bir şeyler içip, onu sindirmek diyoruz.

2. katta ise bir başka kadın fotoğrafçının sergisi var. Ré Soupault, Meta Erna Niemeyer olarak Almanya’da doğmuş. Weimar’da zamanın önemli eğitim kurumu Bauhaus’ta eğitim almış. Bir süre gazeteci ve moda stilisti olarak çalışmış.1929’da Paris’e gitmiş ve orada bir moda stüdyosu kurmuş.1934’de fotoğraf çekmeye başlamış.  Philippe Soupault ile Avrupa, Amerika ve Afrika’ya seyahat etmiş. Gazeteci eşinin röportajlarının fotoğraflarını çekmiş. Bu sergide 250 fotoğraf yer alıyor ve tamamı siyah beyaz. Tematik sergide, 1935’li yıllarda Norveç fotoğrafları, özellikle balıkçılar ilgi çekiciyor, İspanya ,Almanya ve Mekke’de çekilmiş fotoğraflar . Eşiyle 1938’den 1942’ye kadar yaşadığı Tunus’ta , ailelerin dışladığı ve yasak bölge olarak anılan  “Quartier Reserve”de  çektiği kadın portreleri etkileyici.

Yüzlerce fotoğraf görüntüsüyle allak bulmak olmuş durumdayım, dinlenmeden dışarı çıkamayacağımı hissediyorum.  Akşam olmuş, insanlar hala bilet kuyruğunda.

13 Ağutos 2007, Pazartesi,  yolculuğa çıkarken bir sürü giyecek alıyorsunuz, fakat  rahat ettiğiniz giysi sayısı çok az oluyor.  Bugün Brücke Müzesi’ne gitmek istiyoruz. 20 yy Alman Sanat Tarihi içinde önemli bir yeri olan die Brücke grubu üyesi ressamlarının eselerini severim, içlerinde etkilendiklerim de vardır. O nedenle Brücke Müzesi’ni görmek önemli benim için. Resepsiyondaki kadın, epey uzak, X-10 nolu otobüsle Pückler Strasse’ye gitmeniz gerekiyor diyor. Otobüsle yola koyuluyoruz, gittikçe şehrin dışına çıkıyoruz. Meğer bize yanlış otobüs önerilmiş, otobüs şoforü karşıya geçip başka otobüse binmemizi söylüyor. Pückler Strasse’yi bulunca seviniyoruz. Burası bir cennet gibi. Yaşlı ağaçların birbirine girdiği caddenin iki tarafında iki katlı, villa tipi evler var. Her haliyle zengin bir bölgede olduğumuz belli. Fakat caddede insan yok. Aşağı yukarı yürüyor, fotoğraf çekiyoruz, fakat müzeyi bulamıyoruz. Caddenin başına geldiğimizde önümüzden gelen kadın, önce bize yardımcı olmak istemiyor, fakat sonradan yanımıza geliyor, karşıya geçin orman içine doğru yürüyün, ilk sola sapın diyor. Tanrım bu ormanlık alanda kaybolacağız diye korkuyoruz. Ormanın içine gizlenmiş müzeyi buluyoruz sonunda. Beklediğimden küçük bir müze, ziyaretçisi de diğer müzelere göre az.Bu sene 40. kuruluşunu kutluyor Brücke Müzesi. Bu nedenle çeşitli zaman dilimlerine  yayılan bir sergi programları var. Brücke Müzesi’nin koleksiyonundan” anlar, renkler ve suluboyalar” konulu sergiyi görebileceğiz. Sergide yer alan suluboya resimlerde renk ve biçim arayışlarıyla bir an’ı yansıtmış ressamlar. Konularını doğa ve günlük yaşamdan alan resimler, bildiğimiz suluboya anlayışından çok uzakta. Kendiliğindenlikden ve anlık duygu patlamalarından oluşuyor. Brücke grubunun oluşturduğu bu suluboya resimler, Alman sanatının 20 yy resmine kazandırdığı en önemli yapıtlar. Bu grup içerisinde, daha önce fazla bilgi sahibi olmadığım Fritz Bleyel’in resimleri de yer alıyor.

Ormanlık alandan, yağmur altında otobüs durağına dönüyoruz.  Ahmet, daha önceki  Berlin ziyaretlerinden bildiği Literatur Haus’a (Edebiyaçılar Evi) gitmeyi öneriyor. Bahçeye oturmadan önce ana binayı geziyoruz, çok güzel kafesi var, oturanlar bir şeyler okuyorlar. Bir bölümde günlük gazeteler bulunuyor. Bahçede oturanların çoğu Belin’i ziyaret edenler, bizim gibi. Ellerindeki broşürlerden, kitapçıklardan anlaşılıyor. Biz ise köşedeki bir türkün işlettiği büfeden aldığımız Hürriyet ve Milliyet’i okuyoruz. Bu gazeteler Almanya’da basılıyor, çoğunluğu Türkiye’den olmak üzere Almanya’da yaşayan Türklerin yaşamına da ışık haberleri içeriyor. Özellikle tren istasyonlarında bulunan gazete bayilerinde  dünyanın her yerinden buna Türkçe de dahil gazete bulmak mümkün. Edebiyatçılar Evi’ni Berlin’de yaşayan yazarlara belediye ve eyalet yönetimi tahsis etmiş.

14 Ağustos 2007, internet kafede yazı yazmaya gidiyorum. Saati bir avro. Alt katta yiyecek içecek satılan bölümde bir şey dikkatimi çekiyor. Pastaların üstü arı sürüsüyle dolu. Orada çalışan kız elindeki eldivenle onlarla sanki dostmuşcasına, pek de tedirgin olmadan müşterilere hizmete devam ediyor. Biz olsak, hemen bir böcek ilacını alır yok ediveririz onları. Özellikle açık alanlarda çok arı var, sinek pek görünmüyor. Bir şeyler alıp üst kata çıkıyorum.  Makinadan bileti alıyorsunuz, sonra bir sorununuz olsa, bir şey soracak kimse yok orada. Berlin’den sonra ikinci durağımız olacak olan Kassel’e  bilet almak için tren istasyonuna uğruyoruz.Gün öylece geçip gidiyor.

15 Ağustos 2007, Berlin’e gelen her Türk’ün mutlaka görmesi gereken yerin Bergama  Müzesi (Pergamon ) olduğu tavsiyesini alıyoruz. Sanki O müzeyi görmeden gidersek bir şeyler eksik kalacak, hatta kendimizi suçlu hissedeceğiz. Müzeler adası’na doğru yola koyuluyoruz. İlk işimiz Spree kenarında oturup çay içmek oluyor. Orada oturan, beyaz saçlı, yaşlı Almanların sohbetleri, kahve içişlerindeki özen görülmeye değer. İlk durağımız Berlin Kilisesi. Ayin olduğu için içeriye sokmuyorlar ziyaretçileri.  Bergama Müzesi’ne doğru yürüyoruz. Sokak müzikçileri dört bir köşe başını tutmuşlar. Yaşlısı genci yaptıkları müzikle ortama başka bir hava katıyorlar, bunun karşılığında da üç beş kuruş para kazanıyorlar. . Bergama Müzesi’nin önü ziyaretçiyle dolu. Sıraya girip, biletimizi alırken, Türkiye’den geldiğimizi söylüyoruz bir vesileyle. Memur bayan, “ kendinizi yurdunuzda hissedeceksiniz “ diyor gülümseyerek.

Bergama sunağının bulunduğu bölüme girince önce bir şok yaşıyorsunuz. Bunca değerli heykeller, sütunlar  buraya nasıl taşınmış ve bir müze oluşturulmuş diye. Bergama sunağının tarihçesini, konumunu Türkçe dinleyebiliyoruz.  “Yol inşaat Mühendisi Carl Humann, 1864/1865 kışını Bergama’da geçirmiş ve Bergama kazılarının başlamasına öncülük etmiş ve 1878’de kazılara başlanmış. O sıralarda, özellikle 1871’den itibaren Alman İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasında diplomatik ilişkiler ivme kazanmış. Aynı zamanda Berlin başkent olarak, müzeleriyle Avrupa’nın kültürel hayatında önemli bir role sahip olmaya başlamış, arkeolojik alanda da gelişmeler yaşanmış. Mısır’dan,  Yakın Asya’dan bir çok antik değerler Berlin müzelerine taşınmış. Bergama’dan çıkarılan eserler de, Berlin Müzeleri ve Osmanlı İmparatorluğunun görüşleri doğrultusunda Berlin’e taşınmış. Büyük bir müze inşa edilerek, Bergama sunağı buraya yerleştirilmiş ve 1930’da izleyicilere açılmış. “Antik Bergama kentinin ve bunun içinde bulunan sunağın minyatürü sağda bir camekanın içine yerleştirilmiş. Sunağın merdivenlerine oturan ziyaretçiler bugünden geçmişe uzanmış, sanki antik çağın ruhunu dinler gibiler. Bir yandan da duvarlardaki heykellere bakıyorlar.Bergama Müzesi’ni bu satırlara sığdırmak zor. İslam Eserleri Bölümünde ise Uşak Halıları, el yazmaları, Suriye’den ahşap süslemeli oda, bugün Ürdün toprakları içinde bulunan Maschatta sarayının duvar süslemeleri,- bu da bir padişahımız tarafından hediye edilmiş- Selçuklulardan, İran’dan  onlarca eser sergileniyor. Yerleştirilme biçimleri, öyle özenle yapılmış ki eserleri daha iyi görüyor ve ruhunu hissedebiliyorsunuz. Bergama Müzesi’ni gezmek saatleri alıyor. Geriye kalan ise, arkeolojinin değerinin anlaşılmadığı dönemlerde bu topraklardan uçup gitmiş eserlerin bir gün gelip kendi yurduna dönüp dönmeyeceği sorusu. Çok şükür ki ülkemizde arkeolojinin değeri bugün daha iyi anlaşılıyor, kazılar Türk ve yabancı arkeologlarca yürütülüyor. Ancak, böyle görkemli müzelere ihtiyacımız olduğu kesin.

Humboldt Üniversitesi’nin önünden geçerken tarihi binanın ön cephe duvarında beyaz bir V harfi dikkatimizi çekiyor. Binanın önünde bulunan metinden V harfinin Almanca’da Vorausdenker’i İngilizce’de ise Visionary’i kastettiğini anlıyoruz. Türkçe’ye “öngörülü kimse, aydın” olarak çevrilebilir sanıyorum. İki kardeş Humboldtlar Almanya’nın öngörülü insanları olarak, bilime hizmet etmişler ve adlarına Üniversite kurulmuş. Bu bölgede biraz yürüyünce bir anıt mezarla karşılaşıyoruz.. Önüne biriken insanların arasına karışıp bizde bakıyoruz içeriye. Bir kadının kucağında bir erkek bedeni duruyor. Sanki hayatını kaybetmiş ya da hasta bir erkeğin bedeni  gibi bu. Çaresizlik hissediliyor heykelde. Bu anıt mezar, dünyanın herhangi bir yerinde savaşların ve acıların tekrar yaşanmaması için Alman Devleti tarafından dünya halklarına ithaf edilmiş. Anıt mezarın zemininde Hitler faşizmine karşı ilk direnişi gösteren Berlinlilerin ismi yer alıyor.  Meşhur Unten den Linden Caddesi’nde yürüyoruz biraz, bugünlük bu kadar yeter diyerek Friedrich İstasyo’nundan otele dönüyoruz.

16 Ağustos 2007, günümüzün çoğunu müzelerde geçiriyoruz. Çünkü müzeler insana yeni bilgiler, bakış açıları kazandırıyor. Diğer tarafta  gezilecek parklar, kafa yormadan görebileceğiniz, biraz eğlencelik alanlar da var, buraları da ihmal etmemek gerekiyor. Kendi adıma böyle yerleri hep kaçırırım, müzeleri görmekten. Bugün dış mekanda zaman geçirmeliyim diyorum. Yine Unten den Linden Caddesi’ne gidiyorum. İki tarafı ağaçlık cadde de turistler yoğun.  Yavaş yavaş yürüyorum cadde boyunca, bankalar, hediyelik eşya dükkanları, kafelerle dolu. Berlin’in simgesi ayı ve Berlin Duvarı’ndan bir parça sergileniyor bir dükkanın önünde. İnsanlar bu iki simgenin önüne geçip fotoğraf çektiriyorlar. Yolum Brandenburg kapısına çıkıyor. Bulunduğum yer eski Doğu Berlin. Bradenburg kapısının önünde herkes fotoğraf çektiriyor. Tam bu sırada yağmur başlıyor, Max Libermann evinin önünden geçerek Pariser Platz’daki bir kafeye oturuyorum. Neyse burada yağmur insana dışarı çıkma fırsatı veriyor. Bu sefer kapının arka kısmına eskiden Batı Berlin’de kalan bölümüne geçiyorum. Geniş cadde boyunca biraz yürüyor, iki tarafı ağaçlarla kaplı yola, sağa saparak Berlin Parlemento Binası’na doğru uzanıyorum. Uzun bir kuyruk var, fakat kararlıyım, gireceğim Parlemento binasına. Bir süre sonra sıra geliyor, yoğun bir güvenlik taramasından sonra içeri alınıyoruz. Geniş bir asansörle parlemanto binasının çatısına çıkıyoruz. Buradan bakınca tüm Berlin ayaklarınızın altına serilmiş gibi. Dört köşeden Berlin’in kuşbakışı manzarasını ve binanın çatısında bulunan cam kubbeyi fotoğraflıyorum. Parlementonun içini de göreceğiz diye düşünmüştüm, fakat oraya ayrı izin almak gerekiyormuş. Terasındaki kafede oturup bir kahve içmek isterdim, fakat sonradan vazgeçiyorum. Brandenburg kapısına geri dönerken, eski Doğu Berlin’den Batı Berlin’e geçmek isterken hayatını kaybedenlerin fotoğraflarını görüyorum. Hüzün veriyor insana. Bu arada şehir turu yapan otobüsleri görüyorum. Brandenburg kapısını gezmeleri için mola vermişler. Bu tür otobüslerle belki bir çok yer görüyorsun, fakat bana tatmin edici gelmiyor. Bir yerleri eksik görmüş olmak pahasına yolda ,sokakta yürüyerek bir kenti gezip görmeyi daha çok seviyorum. Bugün son durağım, Pariser Plazt’da bulunan Kennedy Müzesi oluyor.


1963 yılında Berlin’i ziyaret eden J.F. Kennedy’nin ziyareti gösteriliyor ekranda. Ne kadar çok kalabalık bir topluluk karşılamış, ne büyük çoşku yaşanmış o gün. Berlin’de yaptığı konuşmada “ Ich bin Berliner” diyerek Berlinlerin kalbini kazanmış Kennedy. Kennedy ailesinin yaşamını anlatan bölüm, Kennedylerin İrlanda’dan Amerika’ya göçünü, yükselişlerini, baba Kennedynin Londra’ya büyükelçi oluşunu, aile içindeki gençlik yılları fotoğraflarda sergileniyor. Öte yandan Jacklin Kennedy ile tanışmasından evliliğine, çocuklarına, başkanlık yolunda ilerlediği günlere ait fotoğraflar da var. Bu fotoğraflarda J.F.Kennedy’nin yoksul kesimlerce desteklendiği aşikar. Berlin  ve Köln ziyareti esnasında çekilenler de sergileniyor. Camekanlı  bir bölümde ise, kullandığı özel eşyaları, giysileri, yolculuklarında  kullandığı bavul bulunuyor. Fakat bir fotoğraf var ki Berlin’in durumunu çok iyi gözler önüne seriyor. Üstü açık bir arabada Conrad Adenauer, Willy Brandt ve J.F. Kennedy Brandenburg kapısının arkasında yol alıyorlar. Kapının ön tarafına çekilen duvar önlerini kesmiş, oradan ileriye geçemeyeceklerinin bir kanıtı. Siyah beyaz ve renkli, fotoğraflarıyla çok iyi  kurgulanmış bir müze. Bu gezi beni epey yoruyor, trenle otele dönüyorum.

17 Ağustos 2007, Berlin’de son günümüz. Aceleyle yaptığımız kahvaltının ardından bavulları toplamaya geliyor sıra. Yolculukların en zor yeri burası. Toplanmış bir sürü broşürler, dergiler ve gazeteleri birer birer ayrıştırıyoruz, bir kısmını bırakıyor, önemsediklerimizi yanımıza alıyoruz. Bir taksiyle ulaştığımız Berlin Hauptbahnhof’tan Kassel trenine binerek Berlin’i arkamızda bırakıyoruz. Berlin’de göremediğimiz bir çok yer var hala, özellikle Tirgarten’de yapamadığımız yürüyüşe üzülüyorum. Doğasını ve tarihini korumuş, yaptığı restorasyonlarla kendini yenileme çabasında olan Berlin, kapılarını açtığı sanatsal ekinliklerle  hem Almanya’nın hem de dünyanın çekim merkezi olmayı hedefliyor.

İmren Çalışkan Tüzün

Fotoğraflar: İmren Tüzün